Kan görünce kendimi daha iyi hissedeceğim. Yüz defa, elime bir bıçak alıp sıkışan yüreğimi soluklandıracaktım. Aşırı koşturulmaktan korkunç biçimde hararetlenince içgüdüsel olarak damarlarını ısıran ve böylece soluklanan safkan atlardan söz edilir. Çoğunlukla kendimi duyumsayışım böyledir, bir kan damarı açmak istiyorum, bana sonsuz özgürlüğü bu verecek…

Johann Wolfgang von Goethe / Genç Werther’in Acıları

noramccarthy:

Bazen dibe vurmak gerekir; ayağa kalkabilmek için, dik durabilmek için, yeniden başlamak için…

Çok şey koptu içimden ve ben çok kişiyi uğurladığım yüreğimdeki küçücük limandan çok uzaklara… Dönmeyeceklerini, bir daha gelip yüzüme küçücük tebessümler kondurmayacaklarını bile bile “Güle güle” gözleriyle veda ettim, gülmelerini istedim… Ne olursa olsun, her ne yaşanmış olursa olsun mutlu olmalarını istedim… Mutlu olup olmamamın hiç umurlarında olmadığını bildiklerim de oldu, sanırım aksine benim en çok değer verdiklerim de onlardı… Belki de en çok onlardan birisi yaktı canımı.

Canımın yanmasına alışık olduğum ve her seferde bir öncekinden daha güçlü ayağa kalkmayı başardığım için mi kimse beni kırarken ya da yaralarken durup hiç düşünmedi? Güçlü olmak insanın elinden kırılgan olma hakkını alıyor mu sahi? Oysa çok kırıldım ben… İçimden, susarak! Ve çok konuştum içimden… Yüreğimden yüreğiyle konuştuğum oldu… Hep sessizdi karşı taraf, kırdığını bildiği içindi belki de kim bilir…

Küçücük bir odada tüm geçmişimle defalarca yüzleştim; yanlışlarım ve yalnızlıklarım… Onca şeyden bana kalanlar sadece bunlar olmamalıydı çünkü benim de kırgın olsa da geleceğe umutla bakan gözlerim, küçük de olsa renkli hayallerim vardı ve bunları kırmaya, tüketmeye kimsenin hakkı yoktu, çok sevsem bile yoktu… Bir hayattan bana küçük bir kutu içinde güzel bir miras kalacağına inanmıştım ben hep; kapağını her açtığımda tebessüm edip o güzel anlara yeniden dönüp sadece o anların varlığıyla bile mutlu olacağımı düşünmüştüm oysa bana sadece karanlık kaldı ve suskunluklarım…

Geçmişin geçmesi için sahi ne kadar zaman gerekiyor? Unutmak için, yenilenmek için, her şeye sıfırdan başlayabilmek için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor? Senelerdir üzerinde tek bir çiçek bile açmayan çorak bir araziye benziyor içim… Hissedememenin acısını taşıyorum sadece sol yanımda. Arada sırada özlem yokluyor biraz da…

Beni öldürmeyen o tüm acıların güçlendirmesini istemiyorum artık… Gereğinden fazla güçlü olduğum için yaşamadım mı zaten hepsini? İstemiyorum… Ağlayabilme hakkım olsun istiyorum, “kırıldım” diyebilmeyi istiyorum ve en çok da “sana ihtiyacım var, gel” demeyi… Belki sırf o cümleyi kuramadığım için bu kadar yalnız kaldım ama her seferinde de sustum… İhtiyacım olduğu her anda “Ben hallederim” dedim, halledebileceğime duyulan güvenin sonsuzluğundan olsa gerek kimse aksini düşünmedi…

Kendi yürek yorgunluğumun altında ezildim hep… Bana en büyük yük bendim, bir de hiçbir zaman geçmek bilmeyen inadım… “İnatçısın” diyenlere içten içe hep hak verirken dışımdan “Değilim!” diyebilecek kadar da titredim kendi üstüme, toz kondurmadım…

Yıllar sonra dönüp baktığımda elimde bir avuç hayal kırıklığı, birkaç yarım hikaye ve koca bir de yalnızlık kaldığını görünce bıraktım kendimi o dünyanın en yüksek uçurumundan aşağı, benliğimden…

İnsan en uzun süre kendi benliğinden aşağı düşüyor… Düşüyor… Durmadan düşüyor… Düşecekleri bitmiyor… Dibe vurduğunda beton etkisinden daha sert bir acıyla sarsılıyor bedeni üstelik. Yaralarını sarmıyor, saramıyor.. Ne için atladığını hatırlayıp öylece bekliyor, her şeyin geçmesini… Dibine kadar yaşamalı çünkü; acıyı, ağrıyı, yalnızlığı… Dibine kadar yaşamalı ki ayağa kalktığında her şeye yeniden başlayabilmeli…

Geldiği noktaya geri dönmek için ne çok çaba harcıyor insan ve sonra da yeni bir yere varmak için…

Düştüm… Dibine kadar acıyı ve yalnızlığı yaşıyorum uzun zamandır, yeni bir hayata hazır mıyım bilmiyorum… Bir gün kalemimin ucundan umudu aşılayacak birkaç kelime çıkar mı, bu yağmur diner mi, gecelerim sabaha kavuşur mu bilmiyorum… Dibine kadar yaşıyorum!

Ayağa kalktığımda koşarak ve umutla yeni bir hayata başlayabilmek için elimde, üstümde başımda kalan tüm acıları dibine kadar yaşıyorum! Mutluluğu bulduğumda onu koruyabilmek ve kıymetini bilebilmek için şimdi çektiğim tüm acıları sindire sindire yaşıyorum…

Bir gün olacak biliyorum…

Bir gün bitecek hayat ve başlayacak yenisi!

****

Ezgi

Dev Seslime…

http://youtu.be/2iG08eg1MK0 ~ 8 yaşımda bu şarkısıyla, bu haliyle, eşsiz sesiyle tanıştığımdan beri hayatım, bütün anlarında o’nun sesinin her inişini çıkışını içinde taşıyor… Sesinin değdiği her şarkının sözleri hayatımı anlatır; hayatımı avuçlarının içine alıp müziğe döken tek sanatçıdır Şebnem Ferah… Ama bir sanatçı vasfından da öte bir yerdedir hayatımda. Şebnem, hayatımın tam merkezinde gibi, sanki ailemin bir üyesi gibi, arkadaşım gibi, duvarlarla kaplı ruhumun sesi gibi… Her konserine gidişinde, sahnede o’nu gördüğü anda hem gülüp hem de gözlerinden oluk oluk yaşlar süzülen kaç kişi vardır bilmiyorum ama, ben öyleyim her seferinde… Kalbimin mürekkebi yetse, o’nun sesinin, cümlelerinin, varoluşunun hayatımdaki ‘yüreğimdeki’ yerini, değerini ve içimdeki, notalarla yer etmiş sevgisini anlatırdım… Ve sen! Sesinin sesime her değişinde, binlerce kez dinlediğim tınılarını her içime çekişimde, her cümlesinde kendimi bulup yüreğimin köşelerine birer birer kırıntılarını bıraktığım dev seslim; iyi ki varsın! Büyüyorum seninle…

Neşe Usta

image

 

Hiç değişmedim ben; hala seviyorum günbatımını, o yolu, o denizi… Hani olur da belki gelirsin diye hep aynı kaldım. Aynı kalırsam seversin diye… ‘Belki bir anlamı vardır sensizliğin’ diyor içimdeki bir ses, fakat ben anlamlarda boğulmak istemiyorum.
Belki birgün anlarım ki en değersiz şey beklemekmiş. Belki birgün anlarım ki meğer ben kimseyi beklemiyormuşum, meğer ben hayatın ne olduğuna dair hiçbir şey bilmiyormuşum…

Asya Seray Kablan

.

"Yılların yorgunluğuyla yıkıldım deniz kıyısına. Dalga darbeleriyle yıkadım ruhumu, arındım senden. Sessizliğin kadar uzun ve karanlık geceler yıldızlar getirdim, demirledim gökyüzüne."

noramccarthy:

İnsanlardan uzaklaştıkça daha iyi anlıyorum insanları…

Bir şeye ne kadar yakından bakarsan o kadar fazla körleşiyorsun; detaylar, kusurlar ve pürüzler zamanla silikleşmeye flu bir hal almaya başlıyor gözlerinde, oysa uzaktan baktığında sadece o şeyi değil etrafındakileri ve üzerindeki tüm kusurları da görebiliyorsun. Bütünden ayrılıp parçaya odaklandıkça yanılma payı daha da artıyor.

İnsanlar da öyle… Hayatına yakın tuttuğu her insanı zamanla kusursuzlaştırıyor insan kendi gözünde, hayatında yakında tutabilmek için. Oysa bir anlığına dahi uzaklaştığında hatalarını, yanlışlarını, yalanlarını ve yabancılığını görüyor tüm çıplaklığıyla…

Yanlış insanlar var hayatımda, yanlışlarla dolu insanlar… Elemekle seçilmeyecek kadar çok, kovsam gitmeyecek kadar yüzsüz ve de hatalarını yüzüne vurduğumda “Hayır” diyebilecek kadar kendinibilmez. İnsan olmanın asli koşulu olabilir mi kati suretle birine kazık atmak? Birinin sırtından geçinmek, üzerine basa basa ilerlemek ve de sırf bir kademe daha yükselebilmek adına sırtında tepinmek; bunlar sahiden insan olabilmenin koşulları mı? Hani iyi olan da, umut olan da, gerçek olan da bizdik? Böyle mi? Bu şekilde mi yaşanıyor 21. yüzyılda insan ilişkileri?

İnsanlar korkutuyor artık beni… Yılandan, çakaldan, kurttan, tilkiden hatta o en karanlık kabuslardan bile fazla korkuytuyor insanlar beni… Zehirleri dillerinde, zehirleri ellerinde, zehirleri ruhlarında çünkü! İnsanın salgıladığı o zehir öldürmüyor insanı, daha da kötüsü yaşatmıyor da… Uzaklaştırıyor her şeyden, herkesten… Lanetler yağdırtıyor her solukta.

Kaç tane yara izim var sırtımda? Kaçı “dost” dediklerimden yadigar? Kaç sırtta yara açtım ben? Kaç insanın güvendiği başı karlı dağ oldum? Bilmiyorum… Kırdığım kadar mı kırıldım yoksa kırıldığım kadar mı kırıcı olmaya başladım? Seçmek imkansız…

Karşılaştırmak isterim bazen yaralarımı… Kimden daha fazla kan aktı, kimin kaleleri daha çok hasar aldı, kimin ruhu artık tamir edilemeyecek yaralarla dolu? Dürüst davranabilir misiniz bana? “Arkandan iş çevirecek kadar haysiyetsizim, bu kadar alçağım.” diyebilir misiniz? İçime dokunur mu artık söyledikleriniz?

Sanmıyorum… İçimdeki insan sevgisi bir daha canlanmamak üzere öldü… İnsanlara olan güvenim, inancım birçok hiç uğruna binlerce defa hasar aldı ve sonunda tükendi…

Güvenmiyorum!

İnanmıyorum!

Uzak duruyorum sadece…

Ezgi.

Yoruldun ağırlığımı taşımaktanEllerimden yoruldunGözlerimden gölgemdenSözlerim yangılardıKuyulardı sözlerimBir gün gelecek ansızın gelecek bir günAyak izlerimin ağırlığını duyacaksın içinde, uzaklaşan ayak izleriminve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak.

Yoruldun ağırlığımı taşımaktan
Ellerimden yoruldun
Gözlerimden gölgemden
Sözlerim yangılardı
Kuyulardı sözlerim
Bir gün gelecek ansızın gelecek bir gün
Ayak izlerimin ağırlığını duyacaksın içinde, uzaklaşan ayak izlerimin
ve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak.

Sen yoksa beni yaşamaktan bıkar mı sandın? Kaçar çöllere giderim mi sandın açmıyor diye tüm düş tomurcukları? Bak işte, yerli yerindeyim; insanlar yetiştiriyorum bana benzer. Bütün bir kuşak benim gibi acılara katlanacak, ağlayacak, gülecek, sevinecek ve aldırış etmeyecek sana. Benim gibi!

Johann Wolfgang von Goethe